fikirler / berkay ünlükoç
- İnsanlar teknoloji ve bilimdeki ilerlemeleri görerek topluma sunulan bilgi ve ürünlerin genelde
belirli bir süzgeçten geçerek verilen doğru bilgiler olduğu yanılgısına düşebilirler. Oysaki her ne kadar gelişmiş de
olsak toplum önünde cereyan eden olaylar da o toplumun bir parçasıdır ve toplumda aptallar olduğunu kabul edip de aptalca
ürünler olamayacağını savunmak çelişki olur. Maalesef konusu dolaylı veya dolaysız bilimle ilgili dahi olsa her konuda
yanlış bilgiler topluma sunulur, bunlara inanılır, bazen de inanılmaz. Kendisine sunulan bilgilerin yanlışlığını gören,
şüpheye düşen kişi bilime olan inancını yitirip kişisel inançlarına yönelebilir. Matematik dışında hiçbir bilimsel bilgiyi
yüzde yüz kesinlikle doğrulayamamağımız için bu durum herhalde ilelebet sürecektir. Matematiğin kuralları bir gün değişirse benim ben olduğumu söylemem bile yalan olur.
- Ülkeler diğer ülkelere sattıkları mallar ile zenginliklerini arttırma amacındadırlar. Aynı zamanda kendilerinin hiç
üretemedikleri veya verimli üretemedikleri malları üretebildikleri mallarla değiştirerek de refahlarını arttırırlar. Buna dış
ticaret diyoruz. Bu en basit ve masum haliyle dış ticaret ülkeler içim çoğu zaman faydalı bir yöntemdir ve belki normalde var
olma şansı bulamayacak ülkelerin ayakta kalmasını sağlar. Örnek olarak okyanusun ortasında başka hiçbir ülke ile bağlantısı
olamayan iki adet ada ülkesi olduğunu hayal edelim. Bu ada ülkelerinden birinin düz ve verimli topraklarda tarım yaptığını
diğerinin ise dağlık bölgelerde hayvancılık yapabildiklerini düşünelim. Yaşamak için bu ürün guruplarından her ikisine de
ihtiyaç duyacak olan insanlar doğa koşullarından dolayı tek başlarına her ikisini birden yapamamaktadırlar. Bunun yerine A
ülkesi B ülkesine tarım ürünleri satarak karşılığında et ürünleri alır ve böylelikle hayali her iki ülkemiz de yaşamına devam
edebilir. Ancak dış ticarette işler her zaman bu kadar masum değildir, çünkü gerçek hayat hem daha karmaşık hem de daha
acımasızdır. Ülkeler arası ilişki bireysel insan ilişkilerinden çok daha çıkarcı ve sinsi bir şekilde gelişir. Açık olmak
gerekirse hiçbir ülke bir diğerinin iyiliğini istemez ve eğer mecbur kalmaz veya sattığı mal karşılığında aldıklarının
kendisine ortalama olarak daha fazla fayda getireceğine inanmazsa bir başka ülkeye mal satmaz. Kabaca bir örnek vermek
gerekirse; yukarıda örneğini verdiğimiz masum iki ada ülkesinden birisi, eğer belirli bir müddet diğer adanın ürünlerine
ihtiyaç duymadan yaşayabileceğine inanırsa o ülkeye mal satmayarak yok olmasını isteyebilir. İstisna olarak bu iki ülke
beraber hareket ederek üçüncü bir ada ülkesine karşı güçlü durmak isteyebilir, böyle bir yapılaşmanın benzerleri günümüzde
ekonomik işbirliği için kurulmuş örgütlenmelerdir.
Ancak bazı mallar vardır ki bunları satarak ülkelerden sadece birisi yarar görürken diğeri zarar görür. Böyle bir mala en iyi
örnek "silah"tır. Silahı satan ülke bu işlemden ciddi bir gelir elde ederken, satın alan ülke, ki bu çoğunlukla zayıf ve
yetersiz ülke olur; o silahla mutluluğu yakalayamaz, hatta çoğu zaman bir iç veya dış savaş ile büyük zararlar görür. Bu işin
trajikomik yanı bu savaş ortamının yine silah satan ülke tarafından teşvik edilmesi veya bizzat oluşturulmasıdır. İşte bu
yüzdendir ki ihracat yapan bir ülke için ihracatı yapılabilecek en iyi mal silahtır. Benzer bir şekilde ithalatından da sadece
ithal eden ülkenin fayda elde ettiği metalar vardır. Böyle bir metaya örnek "beyin"dir. Eğer başka bir ülkeden iyi bir beyin
ithal ederseniz, o ülkenin bir değerini yitirmesine sizin de değer kazanmanıza yol açarsınız. Bir başk adeyişle ne kadar beyin
göçü alıyordanız karlı, aksi takdirde de zararlı çıkarsınız.
Yukarıda anlatılan tema çerçevesinde bugün dünyada en iyi ithalat ve ihracat yapan ülke ABD'dir. Silah satma ve savaş
politikası üretmedeki başarısı aynı zamanda dünyanın önemli beyinlerini barındırmasından kaynaklanır. Bugün dünyada bir yılda
yayınlanan bilimsel makalelerin en az yarısı ABD tarafından sunulmaktadır. Eğer ABD olmasa idi bilim bugün ne seviyede
olurdu bilmek güç.
- Sanatçı topluma örnek olmaz, olmasına gerek yoktur. Topluma örnek olma adı altında ima edilen, genel kabul görmüş kurallara uyan ve ona göre yaşayan insan modelidir. Bu model insan ortalama bir insandır, çünkü topluma örnek olacak davranış, o toplumun bireylerinin büyük çoğunluğunun onayını alacak davranış şeklidir ki bu davranış modeli o topluma ait bireylerin hayat görüşlerinin aritmetik bir ortalamasıdır. Bu anlamda örnek insan sıradandır ve çok bulunur. Oysa sanat sıradan değildir ve sanatçı da az bulunur. O, topluma örnek olacak duyguların değil ekstrem duyguların ve deneyimlerin insanıdır. Sanatçı sıradışı bir hayat sürdürebilir, toplumun onaylamayacağı deneyimlere atılabilir. Buradan elde ettiği deneyimleri de sanat eseri aracılığı ile topluma sunar. Toplum ise sanat eseri aracılığı ile kestirmeden bu deneyimlerin tadını çıkarır. Bazen hiç yerinden kalkmadan bir resme bakarak veya müzik dinleyerek coşkulanır, maceralar yaşar.
- Bazen herkes uyurken benim uyanık kalmam gerekiyor. Buna ihtiyacım var. Geceyi yaşamayan yarım yaşıyordur.
- Tek silahım zekam. Onun sayesinde mutlu, onun sayesinde mutsuz oluyorum.
- Mutluluğun önemli bir kısmını geçmiş anıların hatırlanması oluşturur. Duyular yoluyla aldığımız zevk çoğu zaman geçmiş anılarımızdan, hafızamızdaki imgelerden referans alir. Bu şekildeki zevk kaynakli mutluluk bir şeyi ilk kez yaptığımızda aldığımız heyecan kaynaklı mutluluktan farklıdır. Bazı şeyleri ilk kez yaptığımızda duyduğumuz mutluluk daha çok heyecandan kaynaklanan bir zevk patlamasıdır. Aynı şeyi ikinci kere yaptığımızda ise artık hatırlama mekanizması devreye girer ve çağrışım yolu ile mutlu oluruz. Sevgili ile olan ilk birliktelik, heyecan dolu bir macera iken daha sonraki buluşmalar onun kokusu, görüntüsü, sesi gibi uyaranların beynimizdeki karşılığı olan bölgelerden gelen bir zevk sinyalidir. İşte bu nedenlerle anılar çok önemlidir. Geçmişte yaşanmış mutlu anlar ve bu anlarda bulunduğumuz mekanlar, beraber olduğumuz kişiler, duyduğumuz kokular gelecekteki çağrışımlarımız için birer yapım araçlardır. Tekdüzeliğin insanı bunaltmasının nedeni aynı malzemelerle yani aynı anılarla beslenen beynin artik referans olarak kullandığı aletlerinin eskimesidir. Beyindeki bu nöron yorgunluğu ancak yaşantıya yeni bir olayin girdisi ile giderilebilir. Bu bir tatil, yeni bir aşk veya bir iş değişikliği olabilir.
Geçmişte, özellikle de yetişkinliğe kadar olan dönemde yaşanmış kötü anılar mutsuzluğun kaynağı olabilirler. Böyle anılar ile dolu olan bir beyin artık o döneme ait kokuları, kişileri mekanları reddeder. Hatta o dönemde bulunduğu iklime veya ekolojiye bile tahammül edemez hale gelebilir. Güneşli bir kentte büyümüş kişi ordaki anıları kötü ise yağmurlu bir kentte kendini daha iyi hissedebilir. Sevindirici olan taraf verimli çalışan bir beynin, geçmişin kötü anılarını tamir ederek onları ayıklayabilme, kişiye her zaman sağlam malzemeler sunma yeteneğidir. Bunu bilinç yerinde iken yapamayan beyin uykuya ihtiyaç duyar. Ne zaman ki beynimizde böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulur işte o zaman uykumuz geliverir.
- Neden Ankara hayal gördürür? Şehri, diğer her şeyi olduğu gibi beş duyumuzla algılıyoruz. Onun havasını kokluyor, zeminine dokunuyor, yemeklerini tadiyor, sesini işitiyor, caddelerini ve binalarını görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda Ankaralının durumunun ne kadar acıklı olduğu ortadır. Atatürk Bulvarı üzerinde giden bir kentlinin durumunu incelersek bunu daha iyi anlarız. Bu kişi trafiğin düzensiz ve çirkin gürültüsünü acımasızca basılan kornalar eşliğinde duyar, egzoz dumanını, özellikle de kışınki o kirli havasını koklar, hatta istemese de tadar, düzensiz ve yer yer yerinden çıkmış birbirinden farklı dokulardaki kaldırımlarına dokunur ve kirli, sadece tabelalarla kaplı çoğu renksiz ve zevksiz eski binalarını görür. İşte bu yüzden bütün duyuları tarafından kötü sinyaller alan bir Ankaralının şehrinden mutlu olması ancak hayalleri ile mümkün olur. Her geçen gün tuhaflaşan trafiğinin yerine düzeni, saygısızının yerine beyefendisini, grisi yerine turuncusunu, çirkini yerine güzelini koyar Ankaralı düşlerinde.
- Toplumla çatışma sanatçının temel besin kaynaklarındandır. Onun çatışmasının nedeni daha çok toplumun bir adım önünde gitmesindendir. Bu aynı zamanda onun kitleler tarafından tam olarak anlaşılamamasının da bir nedenidir. Ancak sanatçının ve onun eserlerinin anlaşılmazlığı bizim onlardan zevk almamıza engel değildir. Hayattaki bir çok şeyden önce zevk alıp sonra anlamaya çalışmıyor muyuz zaten?
- Sanat eseri güzel pişirilmiş bir yemek gibi yiyip de "hmm nefis olmus" diyebilecegimiz birsey degildir. Onu anlayıp zevk alabilmek için biraz daha fazla çaba sarf etmemiz gerekir.
- Dünyada iki tane insan yoktur ki dini inançları aynı olsun.
- Belki de arıtma tesislerini şehrin dışında değil içinde bir yerlere koymalıyız. Belki bu şekilde insanlar her gün lavabolarına döktükleri maddeler konusunda daha dikkatli davranırlar.
- İnsanlar neredeyse bütün konularda üç aşamadan geçiyorlar. Birinci aşama sorgusuz sualsiz kabullenme, ikinci aşama nedenleri araştırarak sorgulama, üçüncü aşama ise bilme dönemi. İşin garip tarafı birinci ve üçüncü aşamadakilerin cevaplarının çok büyük bir çoğunlukla aynı olmasıdır. Yani 1. aşamadaki bir kişiye kültablası nedir diye sorduğunuzda size "kültablası kültablasıdır işte" diyecektir. İkinci aşamadaki insan ise artık kültablasını sorgulamaya başlamıştır. Onun vereceği cevap daha karmaşıktır. Size kültablası sigaralarımızın külünü dökmek, söndürmek gibi işlere yarayan, yanmaz malzemeden yapılmış kaptır gibi bir yanıt verecektir. Üçüncü aşamadaki insana sorduğunuzda ise tıpkı birinci aşamadaki insan gibi "kültablası kültablasıdır" diye yanıt verir size. Bu aşamalardan en tehlikeli olanı ikincisidir ki bu aşamada insan birçok yanlışa sebebiyet verebilir. Üçüncü aşamadaki insan ile birincinin cevabı her ne kadar aynı da olsa içerik olarak üçüncününki değlerlidir.Evet gerçekten de kültablası bir kültablasıdır ama onu tam olarak ancak üçüncü aşamadaki insan anlayabilir.
- Geleceği planlarken çok dikkatli olmalıyız. Planlamada gereğinden fazla hassasiyet aslında gelecekte yaşayacak olan insanların özgürlüklerine müdahale anlamına gelebilir. Bu anlamda planlamanın temel öğelerinden birisi geleceğe engel olmamak olmalıdır.
- Sahip olduğumuz fikirleri etrafımızdakilerle paylaşmalı ve çevremizi değiştirmeye çalışmalıyız. Bu şekilde kültür yaşayan ve bizimle beraber değişen bir kavram olacaktır. Aksi takdirde kültür ve gelenekler soyutlaşarak bizden uzaklaşıyor ve adeta ruhani bir kimlik kazanıyorlar. Bunun en ileri safhasını din oluşturuyor. İnsanlar kendi geleneklerini tanrı buyruğu olarak adlandırmaya kadar götürüyorlar işi. Bu noktada aslında kültürel değerlerimize çok sıkı sahip çikmamamız gerekiyor. Onları sorgulamazsak yeni değerler yaratamayız. Bu her ne kadar acı verici olsa da yapmaya devam etmeliyiz.
- Bir bilgiyi araştırmak ve ona ulaşmak artık hem çok kolay hem de çok zor. İletişim araçlarının kolay ulaşılır olması herkesin her zaman bilgiye ulaşmasını sağlarken, bilgi birikiminin çok artmış olması araştırdığımız konulara olan hakimiyetimizi zorlaştırıyor ve ona ulaşma zamanını arttırıyor. Böyle bir devirde bütün bu bilgi birikimini tek başına sırtlayıp bir Leonardo Da Vinci'nin ortaya çıkması hemen hemen imkansız. Bugünün Vinci'leri Nasa, Philips, Mercedes gibi kurumlar.
|